İSLAM İNKILABININ İHRACI-1                 


Bismillahirrahmanirrahim

İSLAM İNKILABININ İHRACI-1

İmam Humeyninin -ks- Eserlerini Tanzim

ve Yayınlama Müessesesi Uluslararası İlişkiler Bürosu

Çeviren: İsmail Bendiderya

 Kitlelerin inanç ve ülkülerinin tehlikeye düştüğü ve egemen rejimin, halkın istek ve yönelişlerini idrak ve kabule hazır olmadığı şartlarda inkılapların vuku bulduğu şeklinde genel bir kanı ve sosyal bir tecrübe vardır insanoğlunda. Bu inkılaplar, sözkonusu rejimin mevcut dünya toplumlarıyla çok sağlam ilişkilerde bulunduğu şartlarda o rejime karşı hasmane tepkilerin başlamasının neticesidir. İşte bundan sonradır ki o inkılabın tecrübelerinin yakın ve uzak bütün dünya toplumlarında yankı yaratması ve ihracı merhalesi gelir ki, bu da o inkılabın kendisi gibi kaçınılmazdır. İran İslam İnkılabı da bu genel kanuna paralel gerçekleşmiş ve Muhammed Rıza Pehlevinin zulme dayalı şehinşahlık düzenini yıktıktan sonra; taşıdığı çok güçlü ve çarpıcı gaye ve derin mesajlar nedeniyle gerçekleştiği ülkenin topraklarından taşma ve kendi kendini ihraç ederek dünya toplumlarına ulaşma merhalesini ciddi bir şekilde yaşamıştır. İşte bu şartlar altında; inkılabın ideolojisiyle yakın veya uzak alâkalar taşıyan fikir ve düşünceler kendilerine mahsus bir söylem elde etmiş oldular. Bu düşünceleri üç ana başlık ve üç görüş altında değerlendirmek mümkündür: Birinci görüşün taraftarları nasyonalistler veya milliyetçilerdi. Milliyetçiliğin İran tarihinde de uzun bir geçmişi vardır. Ne var ki meşrutiyet yıllarından[1] itibaren yeni bir milliyetçi kesim oluştu ki, bunlar, batı kültürünün İrandaki hayranlarıydılar. Genellikle Rıza Han rejiminin hizmetinde bulunan bu batı yanlısı milliyetçiler 20 Şehriverden sonra[2] giderek yabancıların ülkeye müdahelesine karşı çıkan siyasi bir akım oluşturmuş ve bu akım Musaddık[3] zamanında doruğa ulaşarak reaksiyonel ve infiâli bir yaklaşımla uluslararası etkenleri nazara almaksızın sırf milli kalkınma, ilmî ve teknolojik ilerleme ve dünya platformunda fazlaca hassasiyet yaratmadan ülkeyi kalkındırma eğilimini gündeme getirmiştir. İranda İmam Humeyni -ks- liderliğinde başlayan islami hareketin gelişmeye başladığı 1960lı yıllardan itibaren ülkenin siyasi arenasında net olarak kendisini hissettiren bu akım, yeri geldiğinde islamî kılıflara bürünmeyi de ihmal etmemesine rağmen, gerçekte tamamen milliyetçi ve nasyonalist bir eksen ve çizgide cereyan etmekteydi. İslam inkılabının zaferi belli bir grup, örgüt, kuruluş veya partinin adıyla gerçekleşmiş olmadığından, bu fikir ve akımın var gücüyle sahneye çıkması için uygun bir fırsat yakalanmış oluyordu. Pehlevi hanedanının şehinşahlık rejimine karşı meşrutiyet dönemi anayasasından hareketle birtakım muhalefetler oluşturan ve 30 yıla yakın bu muhalefetlerini hep millî eksenlerde gündeme getiren orta ve orta yaşın üzerindeki teknokratlarla kurt politikacılar herşeyin henüz tam netleşmediği bu ortamı, kendi fikirlerinin tahakkuku için en mükemmel fırsat olarak değerlendirmekte ve inkılâbî şartları hiç önemsemeksizin islam nizamıyla koordineli ve mevcut beynelmilel kaideler çerçevesinde bir millî kalkınma sloganıyla sahneye çıkarak ilk sentezlerini gerçekleştirmekteydiler. Bu akımın öncü ve taraftarları islam inkılâbının ihracı bahsi gündeme gelir gelmez dolaylı ve telvihen muhalefet göstermekte ve önce memleketin iç durumunun düzeltilmesi ve milli kalkınmanın sağlanması gerektiğini can simidi gibi öne sürmekteydiler. Savundukları görüş şuydu: Yönetici ve yetkililer kendilerini sadece İran milleti karşısında sorumlu bilmeli ve bütün devlet projeleriyle kalkınma planları sırf İran milletinin milli çıkarları doğrultusunda tanzim edilmeli, diğer milletlerin kaderiyle ilgilenilmemeliydi! Bu kalkınma önerisinin ana ekseni de tabii ki salt İranlılık ve İran milliyetçiliğinden ibaretti. Bu akımın dünyadaki değişiklik ve tahavvüllere karşı bakış açısı tamamen infiâli ve nötrdü; bu nedenle de gösterdiği tepkilerin sahası sadece beynelmilel antlaşma ve sözleşmelerle ülkenin yazılı kanun ve tescilli sözleşmeleri çerçevesinden ibaret kalmada ve bunun ötesinde hiç bir reaksiyon göstermemedeydi. Dış ve iç dünyaya karşı ideal ve değersel bir yaklaşım bu akımın olumsuz karşıladığı bir tavırdı. Sözkonusu akımın sloganlarının sınırları Bayındır, bağımsız ve hür bir İran kuralım, diğer bütün ülkelerle karşılıklı çıkarlara dayalı ilişkiler kuralım ve mevcut dünya düzeni ve yapılanması içinde biz de kendimize bir yer bulalım!dan ibaretti ve gözleri, İran ufkunun ötesinde bir ufuk göremiyordu. Onlara göre inkılabın getirdiği yüce değerler sadece bu ülkenin milli sınırları içinde kabul edilebilir değerlerdi ve bu inkılabı gerçekleştiren İranın, etrafındaki ülkelere, dünyadaki yapılanmaya ve kısacası kendisini kuşatan ortama karşı tamamen ılımlı olması ve çağın yerleşik değer, düzen ve fikrî yapısına karşı çıkmamaya özen göstermesi gerekiyordu. Bu nedenle de bu millîyetçi görüşü savunanlar, islam inkılabının ihracına ve inkılap değerlerinin sınır ötelerine taşmasına kesinlikle karşıydılar ve bunun mevcut beynelmilel konvansiyon ve uluslararası anlaşmalara mugayir olacağı görüşündeydiler*.

İkinci akım ve görüş ise; mevcut milli sınırları sömürünün egemenliği döneminde çizilmiş sınırlar olarak görmekte ve islam dünyasının bir zamanlar bir bütünden ibaret olduğuna, batı kültürünün iki kutbunun, yani nasyonalizm ve sömürünün istilaları neticesinde parçalanarak süper güçlerin menfaatleri çerçevesinde milli sınır ve bayrakların oluşturulduğuna ve böylece millî ve ırkî asabiyetlerin islâmî kültür ve değerleri yerine ikame ettirildiğine inanan inkılabî görünümlü kesimin görüşüydü. Bu görüş açısına sahip olanların mezkur düşünceleri komplo teorisine inanmalarından kaynaklanıyordu. Onlara göre ülke ve dünyadaki bütün bozulmalar, kargaşalıklar, geri kalmışlıklar, kültürel dogmalar, yobazlık ve milli sınırlar hep sömürücü devletlerin planlâdıkları komplolarla entrikacı hesapların bir ürünüydü. Bu kesimin en güçlü silahı islam sınır tanımazdır! şeklindeki gayet cazip slogandı, bu slogan çerçevesinde kendilerine toplumda önemli bir meşruiyet de edinmişlerdi. Mevcut milli sınırları resmen tanıyıp bu sınırlar içinde kalmak ve iç kalkınmaya yönelik adımlar atmak onlara göre bir nevi komplo ve uzlaşmacı bir ılımlılıktı ki dünyadaki mevcut diğer güçlerin el ele vererek inkılâbî değerlere karşı  saldırıya geçmesiyle birlikte yok olacak ve gerçekleşmiş bulunan inkılab olgusu böylece yenilgiye uğrayacaktı. Bu görüşün temel gayesi mevcut durumun yerleşik değerlerine karşı sürekli ve aralıksız bir saldırı başlatmak ve çevredeki rejimleri ortadan kaldırmak için daimi bir taarruza geçmekti. Bu doğrultuda askeri, gerilla ve istihbarat imkanlarını seferber ederek bağımsızlık ve kurtuluş hareketlerini silahlandırmak ve bu yollarla zorba rejimleri temelinden yıkmak gerekiyordu. Millî kalkınma ancak müslüman milletler arasında inkılâbi halkalar oluşturma ve sömürü dünyasının ana çıkarlarını tehlikeye düşürme gayesine hizmet etmesi durumunda kabul edilebilirdi. Binaenaleyh bu görüş, çok kısa bir süre zarfında 1. görüş karşısında  arz-ı endam etmekte gecikmedi. Bu görüş çerçevesinde milli çıkarlarla ülküsel ve nihâi gaye çıkarları özdeş telakki edilmede ve dış politikada ideolojik çıkarlara öncelik tanınmada, bunun da şiddet ve sertliğe dayalı yöntemlerle gerçekleşmesi gerektiğine inanılmadaydı. Mevcut beynelmilel kuralların hiçbirinin geçerliliği kabul edilemezdi; uluslararası bütün kurum, kuruluş, örgüt, teşkilat ve antlaşmalar tamamen geçersizdi; dünyadaki mevcut zalimane düzenin biran önce yok edilmesi ve inkılâbın değerlerinin dünya sathında egemenliğinin sağlanması için şiddete başvurulmalı ve aralıksız bir kuvvete dayalı mücadele başlatılmalıydı.

Bu iki görüşe karşılık üçüncü bir görüş daha vardı ki onlar da şöyle diyorlardı: Ülkemizde örnek bir ümmet oluşturmaya çalışmalı ve inkılâbî, kanunî, hatta askerî bütün imkanlarımızı bu gaye için seferber etmeliyiz. Dış dünyaya karşı bu akımın görüşü fırsatçılıkla içiçe bir barışçıllıktı. Milli maslahat ve çıkarların gerektirdiği yerlerde -şartlar da elverişliyse- sömürüye bağımlı olan zorba rejimlere darbe indirmeli, şartların elverişli olmaması halindeyse mevcut durum ve barışçı ilişki sürdürülmeliydi. Bu görüş, ilk iki görüşün bir sentezi durumundaydı ve bunu savunanlar şöyle diyorlardı özetle: Ülkemizin iç durumunu gereğince yoluna koymadıkça dış dünyaya karşı aktif ve saldırıcı bir tutum izlemememiz gerekir; bilakis, ülke içinde durumumuzu gereğince tespit edip güçlendikten sonra dış dünyaya karşı tedricen hasmane bir tavır takınmalı ve tepkimizi göstermeliyiz. Ancak, belli bir yerde çıkarlarımız tehlikeye düşecek olur da bu hasmâne, sert ve tepkici durum maslahatımıza zarar verecek olursa süper ülkelerle beynelmilel bir barış yoluna gitmemizde hiçbir sakınca yoktur. Bu bakış açısı ülke dahilinde önemli ölçüde inkılâbi düşünceden etkilenmiş olmasına rağmen dış politikada güçlü ülkelerle barışçı ve uyumlu olunması gerektiğinden yanaydı. İnkılabi gayelere ulaşabilmek için her yöntemi meşru sayan ve bu gaye yolunda her vasıtayı meşru gören pragmatik düşünceydi bu.

İslam inkılabının değerleriyle tamamen özdeşleşmiş bulunan ve daha yerinde bir deyişle bu değerlerin gerçek sembolü olan rahmetli İmam Humeyni -ks- yukarıdaki görüşlerin üçünü de kısmen içeren, kısmen de reddeden bir çizgi izlemedeydi. Bu cümleden olmak üzere, inkılabın islâmî değerlerine dinle bağdaşmayan ve gayriislami olan değerler katacağı için nasyonalist ve milliyetçi görüşleri İmam -ra- kesinlikle reddetmektedir. İslamı ve Allahın rızasını eksen alan İmamın -ks- düşüncelerinde İran milliyetçiliğine yer yoktur. Ona göre İran eksenli oluşla islam eksenli oluş özdeşleştirilemez; zira birincisi çok daha mahdut ve tamamen ırkçı bir yaklaşımdır. Diğer taraftan, nasyonalist düşünce zaten infiâlî bir görüş olup inkılâbî şartlarla hiçbir alâkası bulunmamaktadır. Aynı şekilde, kalkınma ve gelişmeleri salt içeriye yönelik kılıp bütün imkanları sadece İranın dahiline seferber etmek te gerçekte dış dünyayı görmezden gelmek demektir. İmamın -ks- inkılabın kesinlikle ihraç edilmesi gerektiğini ilan etmiş olması, salt milliyetçi yaklaşım olan birinci görüşün açıkça reddedilişi anlamına geliyordu zaten. İkinci görüşü savunanlar da; gayeye ulaşma ve dış dünyayı reddetme yolunda her vesileyi mübah ve meşru gördüklerinden İmam -ks- tarafından kabul görmemekteydi. Nitekim bu düşünce tarzının sömürgeci dönemlerdeki düşünce tarzıyla herhangi bir farkı yoktu; sırf askerî güce sahip olduğu için kendini hak sahibi görüp çevresindeki ülkelere saldırmak ve 3. dünya ülkeleriyle islam ülkelerinin rejimlerini yıkmak, sömürü çağının hegemonyasından başka neyi hatırlatır ki?

Gerilla ve milis güçlerini destekleyip teçhizatlandırmak ve partizan yöntemlere başvurup onları bombalama, terör ve mevcut rejimleri mutlak anlamda temelinden reddetme yolunda şartlandırmak da derin ve geniş çaplı bir halk hareketini beraberinde getirmediğinden İmam Humeyni -ra- açısından kabulü imkansızdır ve bu anlam ve yöntemle gerçekleşmesi düşünülen bir zincirleme inkılap hareketi geçersizdir.

Milli sınırların ortadan kaldırılmasına gelince; bu sınırlar hâl-i hazırda bütün dünya milletleri tarafından kabul görüp tamamen benimsenmiş olduğundan, böyle bir düşünce ve girişim son derece tehlikeli sonuçlar doğuracak ve yıkıcı neticeler getirecektir; rahmetli İmam -ks- bizim kimsenin toprağında gözümüz yok! diyerek bu düşünceyi de apaçık bir şekilde reddetmekteydi.

Üçüncü görüş de İmam -ks- açısından kabul edilebilir bir görüş değildi. Çünkü herşeyden önce fırsatçılığa ve fırsat kollamaya dayalıydı ve gayeye ulaşmak için meşru ve gayri meşru, veya kanuni ve gayri kanuni her yöntem ve fırsatı kollamakta ve esasen inkılabın ihracına da bu çerçeve dahilinde yeşil ışık yakmaktaydı. Diğer taraftan bu düşüncenin temeli milli kalkınma esasına dayalı olup gerektiğinde dış dünyaya karşı tepki gösterilmesini milli kalkınmayı engellemeyecek sınırlarda meşru görüp bu çerçeveyle sınırladığından İmamın -ks- nazarında bir nevi infiâli ve pasif politika sayılmaktadır.

İmam -ra- yaptığı konuşmalarla yazdığı mektup ve mesajlarında bu görüşlerin çelişki ve tutarsızlıklarının altını çizerek onları reddetmekte ve 20. yy. inkılab tarihinde benzerine rastlanmayan kapsamlı ve çok yönlü bir stratejinin mimarlığını yapmaktadır. Nitekim 20. yy. inkılaplarının tamamı ülkü, gaye ve değer konusunda, yukarıda bahsi geçen üç görüşten birine uymuş veya o paralellerde hareket etmiş oldukları halde islam inkılabı bu konuda hiçbirine benzemeyen çok farklı bir yol izlemiştir. Rahmetli İmam -ks- mezkur görüşleri sadece reddedip geri çekilmemekte, aynı zamanda onları aşan ve daha ileri olduğunu herkese itiraf ettiren alternatif ülkü, gaye ve yöntemlerini de sarih ve net bir dille öne sürmektedir. İmama -ks- göre islamın yüce değerlerine bağlı kalıp onlara uymak her programın başında gelir ve islam dini bütün insan topluluklarına ait olup bütün insanlar için indirilmiş bir dindir. O halde islamın emredilmiş ve belirlenmiş bulunan değerlerine inanmak, bütün insanlık karşısında mesuliyet duymayı gerektiren bir olaydır ve böyle bir mesuliyeti beraberinde getirecektir. Doğu ve Batıdaki devlet modellerinin olgusu olan maddi kültür ve değerlerin reddi ve bu kültürel kokuşma ortamlarında kokuşma ve bozulmalara savaş açıp komploları bozma, planları suya düşürme, kitlelerle milletleri bilinçlendirme gibi tavır ve girişimler, gerçekte bütün dünya insanlığı karşısında duyulması gereken aralıksız bir mesuliyet ve vazife telakki edilmelidir ve İmam Humeyninin -ks- çizgisi derken kastedilen yol ve yöntem budur. Binaenaleyh kendi sınırları içine kapanıp diğer milletlerin kaderlerine ve onların başına gelen ve geleceği apaçık belli olan felaketlere karşı lakayt davranıp millî kalkınma ve milli gelişme gibi gerekli olan ama yeterli olmayan faaliyetlerle yetinmenin İmam Humeyninin -ks- çizgisinde kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Bu görüş ve çizginin temel mahiyeti zulmü ve zulme rıza göstermeyi kesinlikle reddetmek, hegemonya ve hegemonyacılığı kesinlikle dışlamak, pasiflik ve suskunluğa kesinlikle kapılmamak ve islâmî bir bilinç ve hassasiyetle hareket etmektir. İmama -ra- göre diğer milletlere örnek olabilmenin yegane şartı, onların mevcut sorunları karşısında inkılâbî bir sorumluluk duyulduğu hususunda kendilerinde itminan yaratabilmek ve bu hususta güvenlerini kazanabilmektir. Bu ifade tarzında da görüldüğü gibi islam inkılâbının muhatabı kitleler ve milletlerdir ve gaye, onları bilinçlendirmek ve uyanışlarını sağlamaktır.

İnkılabın ihracının, dünya milletlerini; kendi kaderlerini kendilerinin belirlemeleri doğrultusunda girişimde bulunacakları şekilde bilinçlendirme ve aydınlatma demek olduğu ve inkılabın ihracı derken milletlerin yerine ve milletlerin iradesine rağmen karar almak demek olan askerî müdahele ve silahlı girişimlerin kastedilmediği, bilâkis reddedildiği manasını yukarıdaki ifadelerde net olarak görebilmek kabildir. Bu anlayış ve yöntemde, diğer ülkelerin devletleriyle diplomatik ilişkilere girmenin faydalı olabileceğine yer verilmiş ve onların da inkılâbî kültüre pekalâ davet edilebilecekleri gözönünde bulundurulmuştur.

İmam Humeyni -ks- nin çizgisi olan bu düşünce ve bakış açısında islam inkılabının ihracı; islâmî ve inkılâbî bir vazife ve vazgeçilemez bir mesuliyet olduğu kadar; bizzat örnek bir islam ve inkılap ülkesi olmadıkça ve diğer milletlere örnek ve şahid bir ümmet modeli olduğunu gösteremedikçe bunun tahakkuku da mümkün olmayacaktır. Binaenaleyh İmam Humeyniye -ra- göre islam inkılabının ihracı, özetle: Bu inkılabın değerlerinin ülke -İran- içinde fiilen gerçekleştirilmesi ve inkılabın ülkü, gaye ve değerlerinin yurtdışında da gereğince anlatılıp anlaşılması ve yayılmasının sağlanması için ciddiyetle çalışılması dır.

Bu açıklamalardan sonra, meseleye bizzat rahmetli İmamın -ra- kendi söz ve mesajları yoluyla vukufun daha faydalı olacağı inancındayız. Elinizdeki eser, işte bu amaçla hazırlanmış olup çeşitli zaman ve münasebetlerle onun islam inkılabının ihracına dair irad buyurmuş olduğu konuşma, yazı ve mesajlarından derlenerek hazırlanmıştır. Bu kitap bir derleme olduğu ve kimi zaman başka konulu metinlerden de inkılabın ihracıyla ilgili cümlelerin iktibas edildiği cihetiyle, bazı cümlelerdeki kopukluklar tabii karşılanmalı, o cümlelerin geçtiği konunun tam metni için, ilgili tarihteki konuşma, yazı veya mesaja müracaat edilmelidir.

Elinizdeki metin dikkatle mütalaa edildiğinde rahmetli İmamın -ks-  daha islam inkılabının henüz gerçekleşmediği dönemlerde bile islam inkılabının ihracına ne denli önem verdiği ve hareketin doruğuna ulaştığı zafer yıllarından, bereketli ömrünün son demlerine kadar da aynı ihtimam ve tavrını sürdürdüğü görülecektir.

Araştırma heyeti tarafından tanzim edilen fasıl ve metin başlıkları, rahmetli İmamın -ks- islam inkılabının ihracını bu inkılabın bizzat kendi mahiyetinden kaynaklanan vazgeçilmez bir özelliği olarak gördüğünü gözler önüne sermektedir. Zira bu, islamî bir inkılaptır ve müslüman milletler dünyanın dört bir yanında ve milyarı aşan sayılarıyla islamı bütün dünyada layık olduğu izzet ve görkeme kavuşturabilecek böyle bir hareketi yıllardır hasretle beklemektedirler. Bu durumda islam inkılabının izzet ve onur verici ve kurtuluş getirici mesajının bütün dünyaya ihraç ve yayılmasının, inkılabı gerçekleştirenlerin karar vereceği bir tarihe ertelenemeyeceği veya muhaliflerin izin ve müsaadesine bırakılamayacağı; esasen böyle bir beklentinin makul ve mümkün olamayacağı apaçık ortadadır zaten. Bütün bunlara ilaveten bir de yeryüzünde yaşayan insanların tamamını ilgilendiren olay ve hadiselerin engellenemez iletişimi ve bütün insanlık ailesinden göreceği toplu destek ve katılım sözkonusudur. Zaten bir iletişim çağı olan bu asırda islam inkılabı gibi muazzam bir olayın bütün dünyaca süratle duyulmaması ve bu inkılabın çarpıcı mesajlarının bütün insanlığın kulağına ulaşmaması ve insanlık ailesini etkilememesi mümkün değildir bugün. Hele insanların müşterek dertleri ve meselelerini dile getiren bir inkılabın bu etki ve cazibeyi yaratmaması mümkün değildir.

Ne var ki rahmetli İmam -ks- inkılabın ihracı konusunda bu kadarla yetinmemektedir asla. İmamın -ks- nazarında islam inkılabının ihracı da, tıpkı İranda Allahın kanunlarının egemenliğinin sağlanması konusundaki görüşlerinde belirtmiş olduğu gibi şeri bir vazife ve görevdir. Nitekim diğer islam beldelerinde de islamın egemen kılınması ve dünya müslümanlarıyla mustazaflarının mazlumiyet nidasına lebbeyk denilmesini kendisi ve öz islama inananlar için bir şeri vazife olarak telakki etmiştir İmam -ks-. Diğer taraftan, islam inkılabının ihracı, İmamın -ks- nazarında bu büyük inkılabın düşmanlarının sebep olabileceği tehlikeleri inkılaptan uzak tutabilmek için onlara karşı bir taarruz stratejisi ve bir nevi, inkılabın müdafaası ve muhafazası için zaruri bir girişimdi. Nitekim İmam -ks- bu hususta kendisinin ve İslam Cumhuriyeti nizamı yetkililerinin kesinlikle kararlı olduğunu açıkça ilan etmekten de çekinmemişti. Bu konuların işlendiği bölümden sonra gelen metinlerde rahmetli İmamın -ks- islam inkılabını zulüm altındaki kitlelerin ilgisini kazanan değerlerin bir sembolü şeklinde değerlendirdiği görülecek; mahrum kitlelerle mazlum müslümanların ülkü ve gayelerini dile getirdiği için islam inkılabının sözkonusu iki kesimin yoğun ilgisinin odağı haline geldiği yolundaki görüşleri müşahede edilecektir.

Elinizdeki eserin 4. bölümünde islam inkılabının ihracıyla neyin kastedildiği açıklanırken islam düşmanlarınca gündeme getirilen bazı kasıtlı meseleler, yaratılan şüphe ve yayılan söylentilerin bir değerlendirmesi yapılmakta ve inkılabın ihracı derken halkı müslüman ülkelerin üzerine ordu salıp askerî müdahelelerde bulunmak gibi bir anlamın kesinlikle kastedilmediğinin altı çizilmektedir.

Beşinci bölümde de inkılabın ihracına telvihen tanım ve tarifler getirilmekte ve inkılabın ihracı için gerekli şartlar, ortam ve yöntemler tartışılmaktadır.

Altıncı ve 7. bölümde dostlar ve düşmanların inkılabın ihracı düşüncesi karşısındaki tutumları ele alınıp incelenmekte ve nihayet 8. bölümde inkılabın ihracı olayının gerçekleşemeyecek bir hayal olmadığı, bilakis, gerçekleşmesi pekalâ mümkün ve bilfiil tahakkuku zaten müşahede edilmekte olan bir vaka olduğu vurgulanmakta ve dünya istikbarıyla bağımlı yerli ve ecnebi yardakçılarının türlü komplo ve engellemelerine rağmen islam inkılabının fiilen dış dünyaya ihrac olduğu, gaye ve mesajlarının dünya müslümanları ve zulüm altındaki mazlumlarla muztazaflar tarafından ilgiyle karşılanıp benimsendiği ve bugün bunun nice canlı şahidleri bulunduğu hatırlatılmaktadır.

Elinizdeki eser İmamın -ks- çeşitli münasebetlerle yapmış olduğu konuşmalarla mesaj ve yazılarından derlenmiş olup bizzat kendisi bu derlemeye müdahelede bulunmamış olduğundan metindeki bazı ibare ve seçilen bazı kısımların sırf mevzuyla ilgili olmaması tabii karşılanmalıdır. Kimi zaman da bir bölümde kaydedilmiş olan mazmun etrafında İmamın -ks- başka ve benzer görüşleri tekrarlanmamış, bunun yerine, sözkonusu bölüm ve kapsadığı başlıklar farsça metnin sonunda şema halinde verilmiş olmasına rağmen türkçe tercümede aynı şemanın tekrarına lüzum görülmediğinden metnin orjinalinin aktarılmasıyla yetinilmiştir.

Elinizdeki eserin; Muhammedî öz islamın arayışı içindeki dünya müslümanlarının yolunu aydınlatmada etkili olacağından hiç kuşkumuz yok; düşmanın zehirli propagandalarıyla telkin ve borazanlarının etkisine kapılmadan, siyonizme bağımlı medyanın etki sahasına girmeden; korkak, ürkek ve ödleklerin mashalatçı ve bencil yorum ve tevillerine kapılmadan gerçeği arayanların; islam inkılabı gerçeği ve bu inkılabın mesajını, bizzat onu gerçekleştiren sevgili İmam Humeyninin -ks- kendisinden duyması elbette ki daha faydalı olacaktır. 

İmam Humeyninin Eserlerini Tanzim Ve Yayınlama Müessesesi / Beynelmilel Büro

[1] - Meşrutiyet Dönemi: 19. yyın sonlarıyla 20. yy. başlarında İranın yaşadığı karışıklık ve siyasal otorite yokluğu, zorba iktidarla uşaklarının halka yaptığı dayanılmaz baskılar, Muzaffereddin şahın iktidar liyakatsizliği ve halkın günden güne daha da bilinçleşip ulemanın kıyamına kadar gidilmesi gibi gelişmeler Meşrutiyet Hareketi adıyla tarihe geçen bir inkılaba ortam hazırlamış oldu. Halkın uzun ve çetin bir mücadele sınavı vermesinin ardından nihayet hş. 1324e musadıf 1906da meşrutiyet hareketi zaferle sonuçlandı.

Bu hareket her ne kadar doğru bir şekilde yönlendirilip sürdürülemediyse de İranın sosyal yapısında köklü değişiklikler yaratması, sınıf ayrıcalıklarını yıkması, saray erkanıyla toprak ağalarının sultasını parçalaması, kanun, disiplin ve adaleti gündeme getirmesi açısından çok önemli gelişme olmuştur. Batı hayranı yerli uşakların sızması ve din alimlerini yönetimden dışlayarak lâik bir yönetim sistemi kurulması neticesinde meşrutiyet hareketi istenilen sonuca ulaştırılamadı ve sabık İran şahının babası Zorba Rıza Hanın ingiliz güdümlü ihtilaliyle babadan oğula geçen krallık düzeni yeniden İrana hakim oldu.

[2] - Rıza Han Devleti ve 20 Şehriver: İranda Pehlevi saltanatının kurucusu olan Rıza Han, hş. 1299da İngilizlerin planlarıyla gerçekleşen bir ihtilalle yönetimi ele geçirip 1304te resmen tahta oturdu. Bu ihtilalden önce Rıza Han Kazvin şehrindeki bir kazak birliğinin komutanıydı. Hş. 25 Şehriver 1320de İran müttefikler tarafından işgal edilince İngilizlerin emriyle Rıza Han tahtı terketmeye zorlandı ve onun yerine, müttefiklerin kulağı küpeli uşağı olan oğlu Muhammed Rıza tahta oturtuldu. Bu değişimlerin oluşturduğu ortam birtakım hak ve hürriyetlerin elde edilmesi için uygundu, ama bu suni serbesti de 5 yıldan fazla sürmedi. Bütün bu senaryoların ardında İngiltere vardı ve bütün bu oyunlar İngilizlerin İrandaki yerli uşakları vasıtasıyla gerçekleştirilmedeydi. Rıza Hanın Hint Okyanusundaki Madagaskar adasının doğusunda yer alan Moris adasına sürülmesi de yine İngilizlerin emriyle gerçekleştirilmişti. Nihayet hş. 1323te Rıza Han Güney Afrikanın Johansburg kentinde sefil bir halde öldü.

[3] - Musaddık: Dönemin tanınmış siyasetçilerinden Mirza Hidayetin oğlu olan dr. Muhammed Musaddık (1261-1346 hş.) Paris siyasal Bilimler Okulunu bitirdikten sonra İsviçreye giderek No-Şatol Üniversitesinde hukuk doktorasını tamamladı. Hş. 1299da Fars illeri valiliğine, h.ş. 1301de de -Rıza Han döneminde- Azerbaycan illeri valiliğine atandı. 5,6,14 ve 16. dönemlerde Milli Şûrâ Meclisinde milletvekilliği yaptı. 16. Meclis döneminde bir grup siyasi partiyle birleşerek Milli Cepheyi oluşturdu. Petrolün millileştirilmesine ilişkin kanun taslağının meclisten geçmesi üzerine şah Musaddıkı başbakanlığa atamak sorunda kaldı. Başta merhum Ayetullah Kâşâni gelmek üzere birçok seçkin alimin ve bu nedenle de müslüman halkın geniş desteğini alarak işbaşına gelen Musaddık şahın yetkilerini önemli ölçüde azaltan bir poitika izliyordu, hş. 1330da şah tarafından görevinden uzaklaştırıldıysa da halkın yoğun tepkisiyle karşılaştığından onu tekrar hükumeti kurmakla görevlendirmek zorunda kaldı. Bu sırada, laik bir zihniyet taşıyan Musaddıkla, islamın hayatın sosyal, siyasi vb. bütün boyutlarına egemen olması gerektiğine inanan Ayetullah Kâşâni -ra- arasında başgösteren ihtilaf giderek büyüdü. Çok geçmeden Amerikalıların gerçekleştirdiği bir darbeyle (hş. 28 Mordad 1332) Musaddık devrilmiş oldu. Musaddık tutuklanarak 3 yıl hapse atıldı ve ömrünün geri kalan kısmını Tahran-Kazvin yolu arasındaki Ahmedabad köyünde  sürgünde geçirdi.

* - Bazergan, rahmetli İmamla -ks- kendisinin bakış açısı arasında sadece bir tek fark bulunduğunu söylerken  sözkonusu çizgi ve akımı da bir tek cümleyle özetlemiş ve safların netleşmesine yardımcı olmuştu aslında. Salt milliyetçi düşünceyle cihanşumül islami düşünce ve ilahî vahyin devlet anlayışını ibret verici bir beyanla ortaya koyan ve kendisi gibilerin islamı anlayamamış olduklarını da böylece zımnen itiraf etmiş olan geçici hükumet başbakanı Mehdi Bazergan şöyle demişti: Biz de islamı istiyoruz, ama, islamı İran için istiyoruz; İmam Humeyni ise İranı islam için istiyor! -çev-

 



تعداد بازدید:  2138